IMKB : 93.225 / 0,91 $ : 6,76 / 0,07 : 7,35 / -0,18 Altın : 358,71 / 0,11





Orta gelir krizi sendromu ve gaz fiyatları
21 Mart 2014 10:06


Ali Arif Aktürk


PAYLAŞ : Share/Bookmark

Türk ekonomisi, artan nüfus ve 2023 hedefleri doğrultusunda her yıl nüfus artışını da karşılayacak şekilde belli bir oranda büyümek zorundadır. 2014 yılı büyüme hedefi yüzde 4 olarak belirlenmiştir. Ancak bu oranın tutturulmasında şüpheler vardır. 2023 yılına kadar Türkiye’nin asgari yüzde 5-6 büyüme oranını düzenli olarak tutturabilmesi gerekmektedir. Elektrik tüketimindeki artış hızı şimdiye kadar genelde GSYH artış oranı ile paralel iken, 2013 yılında bundan saparak beklentilerin gerisinde, büyüme hızının da altında kalınca bu durumun yorumlanmasında kafa karışıklığı oluştu. Herkes bunu yorumlamakta zorlandı. Fakat bu durum, Türkiye’nin yaşamakta olduğu orta gelir tuzağının kaynaklandığının en önemli göstergesidir. 

 

Peki, orta gelir tuzağı nedir? Önce bunu açmakta fayda var. Ülkelerin kişi başı gayrisafi milli hasılalarının belli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra orada sıkışıp kalması haline kısaca orta gelir tuzağı denir. Orta gelir tuzağı bir ekonomide kişi başına gelir düzeyinin belirli bir aşamadan öteye gidememesi halini ya da belirli bir gelir düzeyine ulaştıktan sonra durgunluk içine girilmesi durumunu özetleyen bir yaklaşımdır. 
 
Güney Kore’nin 17 yılda aştığı ve Türkiye’nin yıllardır takılıp kaldığı orta gelir tuzağından çıkışın yolu nedir? 
 
Bunun üç temel ayağı bulunmaktadır. Ülkede sermaye birikiminin oluşması, nitelikli iş gücü ve teknoloji üretebilme becerisinin gelişmesidir. Bunlarda son iki husus (nitelikli iş gücü ve teknoloji üretebilmek) çok derin tartışmalar gerektirebilecek, bu yazının konusunu ilgilendirmeyen hususlardır. Ancak sermaye birikimi ise ekonomiye katkı sağlayacak, GSMH artışını sağlayacak ortam için çok önemlidir. Türkiye’de zaten çok cılız olan sermaye birikimi maalesef kısa vadeli, popülist politikalarla olumsuz yönde etkilenmektedir. Bunun en son örneği doğalgaz piyasasında yaşanmaktadır. Doğalgaz piyasasında uygulanan fiyat politikası nedeniyle gerek kamuda, gerekse de özel sektörde sermaye erimektedir. Doğalgaz piyasasında özellikle arama-üretim faaliyetlerine girebilmek için risk sermayesine ihtiyaç vardır. Arama-üretim faaliyetlerini proje finansmanı ile sürdürebilmek çok zordur. Öz kaynak katkısı yüksek olmalıdır. Yine arama-üretim faaliyetleri servis şirketleri için sermaye gerekmektedir.
 
Doğalgaz aslında ikamesi olan bir yakıttır. Bu sadece ülkemizde değil tüm dünyada da böyledir. Nitekim doğalgazın ticari olarak Avrupa’da kullanılmaya başlandığında (Groningen) ortaya çıkan fiyat formüllerinde kullanılan ürünler hep doğalgazın ikameleri olmuştur. Yani, doğalgaz tüketildiği pazarda her zaman alternatif yakıtlarla rekabetçi olmak zorundadır. Aksi takdirde petrol ürünleri, kömür, hatta ikincil enerji kaynağı olan elektrik her zaman doğalgazın ikamesi olarak pazarda yerini alır. Mesela üretilen elektriğin yüzde 72’sinin nükleerden üretildiği Fransa’da, nükleer enerji, doğalgazın alternatifi ve ikamesidir. Gaz fiyatlarına dolaylı da olsa nükleerin bir alternatif olarak etkisi olur. Isınmada tümüyle nükleer enerjiden üretilen elektrik bir alternatiftir. Son dönemlerde Avrupa sokaklarında görmeye alıştığımız elektrikli araçlar petrolün ikamesi için birer alternatiftir.
 
Ülkemizde ise doğalgaz tüketilmeye başlandığından itibaren hiçbir zaman bu ikame ürün korelasyonu kurulamamıştır. Bunun temel iki nedeni vardır. Birincisi ithal bir ürün olan doğalgaz her zaman diğer petrol ürünlerine karşı vergilerle korunmuş ve hep en ucuz olmuştur. Kömürde ise ürünün rasyonel ve/veya standart olmayan yerli üretim yapısı ile başta elektrik üretimi olmak üzere tüm tüketim segmentlerinde hep kulvar dışı uygulamaya maruz kalmıştır. Hal böyle olunca da uzun vadeli doğalgaz alım satım sözleşmelerindeki fiyat revizyonu maddelerindeki iki şekil ve şarttan birisi, yani doğalgazın tüketildiği piyasalardaki ikame yakıtlarla rekabetçi olma şartı oluşmamış ve fiyat revizyonu talep ve görüşmelerinde kullanılamamıştır. Fiyat revizyon maddelerindeki ikinci şekil ve şart olan ülkeye ithal edilen doğalgazın Avrupa’daki muadil kontratlarla rekabetçi olma hususu ise diğer muadil kontratların gerçek fiyatı ve esnekliklerinin ispatının zor olması nedeniyle çalıştırılması neredeyse imkansız olmuştur. Avrupa ise özellikle 2008’den sonra derinlik kazandırıp geliştirdiği hublarda, yani ticaret merkezlerinde oluşan referans fiyatları ile gerek Gazprom’dan, gerekse de diğer tedarikçilerinden gazın gerçek fiyat seviyesini gösteren referans fiyatı gerekçe göstererek fiyat indirimleri almıştır. Hatta bu referans fiyatları fiyat formüllerine ekleyerek sürekli pazar gerçeklerini gösteren bir fiyat seviyesine ulaşmaya başlamıştır. Bizde ise yıllardır sadece lafta kalan bir enerji borsası argümanı çok fazla da ilerleme kaydetmemiştir.
 
2001 yılında yürürlüğe giren 4646 sayılı Doğalgaz Piyasası Kanunu’nun çıkarılış amacını ve özünü özel sektör ve kamudaki birçok bürokrat ve yönetici hiçbir zaman anlamamış ve çoğu zaman bu kanunla sadece “özel sektörün de doğalgaz faaliyetlerinde yer almasının” amaçlandığı şeklinde yorumlamışlardır. Zaman zaman “rekabet” kelimesi de akıllara gelmiş ama temel amacın doğalgaz piyasasındaki tüm süreçlerde etkinliğin ve verimliliğin arttırılarak, rekabetin, rekabet kuralları ile tesis edilerek tüketiciye ucuz ve kaliteli doğalgaz tedarik hizmetinin top yekun amaçlandığı hep unutulmuştur. Bu nedenle daha ilk yasalaşma aşamasında yasanın içindeki rekabete aykırı detaylar hep gözden kaçmış ve düzeltilmesi için çaba sarf edilmemiştir. Özel sektör de, münferit olarak Doğalgaz Piyasası Kanunu’na rekabeti tesis eden kanun olarak bakmak yerine hep yeni iş fırsatı gibi bakmıştır. Yıllarca da gerek EPDK, gerekse de özel sektörün birçok temsilcisi, diğer engel ve bariyerleri dile getirmeden, rekabet için, özel hukuk hükümlerine haiz bir akdin devredilmesini, yani “kontrat devirlerini” tek çözüm yolu olarak dile getirmiştir. Arzı çeşitlendirecek yeni giriş noktalarını, mevcut giriş noktalarındaki kapasite arttırma çabalarını, mevcut iletim sistemindeki kısıtları konuşanların sayısı sınırlı kalmıştır. Halbuki, örnek aldığımız AB, yıllarca Madrid formunda bariyerlerin giderilmesini tartışırken, biz doğalgaz kanunumuzdaki hukuki, ticari ve teknik bariyerleri, iletim sisteminde bağımsız ve rasyonel yönetilmeyen, siyasi müdahaleye açık iletim sistemi operatöründen kaynaklanan teknik kısıtları göz ardı edip, hedefi bilmeden sonuca ulaşmaya çalıştık. Kısıtlarla birlikte uzun vadeli sonuçlarını öngöremeden zaten liberal bir piyasa için tasarlanmış bir kontratı tüm sistemdeki mevcut kısıtlar yerinde durduğu halde devrettik. Bu bile piyasaya bir miktar çeşitlilik getirdi. Ancak doğalgaz piyasasındaki rekabetin arzı çeşitlendirerek, arz fazlası oluşturarak yapılabileceğini, ürün çeşitliliği sağlanarak oluşabileceğini, hukuki bir engel olan kontrata göre lisanslama, ticari bir engel olan hakim durumun kötüye kullanılması ve teknik engel olan iletim sistemindeki girişlerde ve sistemdeki kısıtlar hakkında çözüm üretmeden, mevcut işleyen ve kontrat kapsamında gelen gazın tüketildiği bir sözleşmeyi devretmekle tam bir rekabetin oluşmayacağını, hep BOTAŞ’ın asgari alım taahhüdü (take-or-pay) korkusu ile unuttuk. Halbuki rekabetten en fazla ülke ve tüketici fayda kazanacaktı. BOTAŞ ve diğer oyuncular tahkimlerde, fiyat revizyonlarında kullandığı argümanlarını çeşitlenmiş bir piyasa ile çok daha iyi yapabilecekti. Ancak her şeyden önemlisi uzun vadeli kontratları olanlar, take-or-pay riskleri ile birlikte rekabetçi fiyat, ödeme koşulları ve sözleşme ürünleri ile tüketiciye gaz arzını sağlayabileceklerdi.
 
Bugün geldiğimiz noktada, uzun vadeli sözleşmeleri ile rekabet koşullarını ihlal eden ve son kaynak tedarikçisi rolünü fiili olarak üstlenmiş bir kamu şirketi, aynı güzergahtan, aynı fiyat ve şartlarla gaz ithal eden ithalatçılar, ithalatçıların piyasadaki operasyonel, ticari tüm risklerini üstlenmiş olan toptan satıcılar, maliyetlerin çok altında ve piyasadaki riskleri yansıtmayan, piyasanın yüzde 75’ini kontrol eden BOTAŞ tarafından belirlenen bir referans fiyat ve gün geçtikçe eriyen sermayeler ile varmış gibi olan bir piyasa yapısından söz ediyoruz. Son iki ayda artan kurdan sonra, hem BOTAŞ, hem de diğer tedarikçilerin maliyetlerinin çok altında fiyatları oluşmuş bir pazar yapısından söz ediyoruz. Orta gelir krizi sendromunu aşabilmek için sermaye birikimini sağlamamız gerekirken, sermayeyi eriterek tüketicilere maliyetlerinin altında gaz satmak makro ekonomik açıdan sürdürülebilir değildir. Kafelerde sigara içmek için konulan doğalgazlı ısıtıcılarda bir saatte 1 tane sigara içebilmek için bir saatte 17 TL sübvansiyon yapmak sürdürülebilir değildir. Sokak mağazacılığını AVM’lere yönlendirip, buralarda hafta sonlarında binlerce kişiyi sübvanse edilmiş fiyatlarla gezdirmek sürdürülebilir değildir. 
 
Rekabetçi bir piyasada iletim kısıtları ve engelleri olmamalıdır. Bunun için de halen tek bir tüzel kişilik olan BOTAŞ’ın Stratejik İş Ünitelerine, kar merkezlerine ayrıştırılması ve bağımsız iletim operatörü olacak olan iletim sistemi şirketinin yatırım yapabilir şekilde finansal imkanlara sahip olması gerekmektedir. Yapılacak iletim hatları ve looplar, kompresör istasyonları, TANAP’a yüzde 30 olarak konulacak özkaynak, Şahdeniz upstream’ine, K.Irak upstream’ine yatırılacak yatırım rakamları için fona ihtiyaç vardır. 
Özel sektörün bir tane Spot LNG tankeri ithali için bile L/C açmak için kredibiliteye, sermayeye ihtiyacı vardır. Bugün özel sektörün tek bir LNG kargosu ithal edebilmek için 130 milyon dolarlık akreditif ve teminat mektubuna ihtiyaç vardır. Yeni giriş noktaları, LNG terminalleri yapmak için hep özkaynak gereksinimi vardır. Sermaye ise gaz fiyatının sübvansiyonu sonucu maliyetinin altında gaz satışı ile sadece eritilir. Kaldı ki otomatik fiyatlandırmanın uygulanmamasının seçmen tercihlerine etkisi de kısıtlıdır. Akaryakıtta uygulanan otomatik fiyatlandırmanın seçmene etkisinin olmadığı yıllardır ortadadır. Üstelik akaryakıtın, ulaşımdan ısınmaya ve sanayiye doğrudan etkisi bellidir. Buna rağmen seçmenin tercihlerine etkisi kısıtlıdır. Bunun ötesinde doğalgaz ikamesi olan bir üründür. Doğalgaz fiyatlarının konut sektöründe kademelendirilerek fiyatlanması, 365 gün tüketilen sıcak su ve mutfak ihtiyacını karşılayan kısmına denk gelen bölümünün farklı fiyatlanması belki sosyal politikalara da faydası olacak ve puant çekişe neden olan ısınma gereksinimindeki doğalgazın gerçek esneklik maliyetlerinin de müsebbiplerine yansıtılması sonucunu doğuracaktır. Sanayide ise artık fiyatların gerçek seviyelerine getirilmesi sanayicinin uluslararası piyasalardaki rekabet gücünü çok etkilemeyecektir. Çünkü sanayici devalüasyondan dolayı önemli oranda rekabet avantajı kazanmış durumdadır.
 
Bugün AB’de herhangi bir lisansa gerek kalmadan her serbest tüketici gazını istediği şekilde ithal ve ihraç edebilmektedir. Türkiye’de de ithalat lisanslarındaki sınırlamaları ile oluşan engeller kaldırılmalıdır. Gelişmiş ülkeler arasında yerini almak istiyorsa Türkiye’nin rasyonel şekilde fayda-maliyet analizini yaparak rekabetçi bir doğalgaz piyasasına doğru yol alması, tüm engellerin ortadan kalktığı likit, derinliği olan bir pazara ulaşması ile orta ve uzun vadede toplum kazançlı çıkacaktır.
 


Bu haber 3821 kez okunmuştur


Toplam 1 yorum
Yazınızı zevkle okudum ve bilgilendim.
Gelişmeler ve sorunları görerek, üreten taşıyan ve tüketenlerin sorunları hakkında da bilgi istiyorum Arif Aktürk.
ferda büyükbaykal / 22 Mart 2014 15:59:57








Köşe Yazarları