IMKB : 105.520 / 0,15 $ : 6,81 / 0,00 : 7,56 / 0,35 Altın : 379,42 / 0,78





ABD Savunma Bakanlığı Biyoyakıt Programı – II
27 Mayıs 2013 09:42


Altan Kolbay
altan.kolbay@petform.org.tr
Geçtiğimiz sayıda ABD Savunma Bakanlığı’nın “dünyanın en fazla petrol tüketen kurumu” olmasından dolayı petrole bağımlı yapısı nedeniyle yaşadığı sorunları sıralamıştım.

PAYLAŞ : Share/Bookmark

Geçtiğimiz sayıda ABD Savunma Bakanlığı’nın “dünyanın en fazla petrol tüketen kurumu” olmasından dolayı petrole bağımlı yapısı nedeniyle yaşadığı sorunları sıralamıştım. Zira günde ortalama 355.000 varil (yani tek başına Türkiye’nin yarısı kadar) petrol tüketen kurum, sadece petrol fiyatlarındaki dalgalanmalardan etkilenmekle kalmıyor, dünyanın en ücra köşelerindeki birliklerine her gün düzenli olarak petrol ulaştırma gibi çok ciddi bir lojistik sorunla başa çıkmaya çalışıyordu. Bu yazımızda ise Biyoyakıt Programı’na ilişkin bazı detayları sizlerle paylaşmaya ve yazının sonunda da konuyu belli bir noktaya bağlamaya çalışacağım: 

Biyoyakıt Programı kapsamında konvansiyonel yakıtlara ikame teşkil edecek alternatif yakıtların geliştirilmesi planlanıyor. Nihai hedef, Hava Kuvvetleri’nin 2016, Deniz Kuvvetleri’nin ise 2020 yılı itibariyle toplam yakıt tüketiminin %50’sinin biyoyakıttan karşılanması. Programın iki ana sponsoru bulunuyor: Biri, geçtiğimiz yazımda bahsettiğim Savunma Bakanlığı Lojistik Ajansı – Enerji (DLA-E), diğeriyse İleri Savunma Projeleri Araştırma Ajansı (DARPA). Geçen yazımda da belirttiğim üzere, programın tohumları Bush yönetiminin Savunma Bakanı Donald Rumsfeld tarafından atılmakla birlikte, 2010 yılında Obama döneminde yürürlüğe giren “Duncan Hunter Ulusal Savunma Yetki Kanunu” ile projeye resmen start veriliyor. Operasyonel enerji ve alternatif yakıt politikalarının geliştirilmesini ve birçok farklı kurum arasında yürütülen çalışmaları koordine etmek amacıyla, Savunma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı yönetiminde “Operasyonel Enerji Plan ve Programlar Dairesi” isimli bir birim oluşturuluyor. Programın 3 ana stratejik önceliği bulunuyor: 

1. “Daha Fazla Savaş, Daha Az Yakıt” (yani askeri operasyonlarda kullanılan yakıt miktarının azaltılarak aynı anda daha fazla eşzamanlı cephede savaşabilme yetisinin kazandırılması)

2. “Daha Fazla Seçenek, Daha Az Risk” (alternatif kaynaklar sayesinde petrole bağımlılığın azaltılması ve kaynak esnekliğinin elde edilmesi)

3. “Daha Fazla Kabiliyet, Daha Az Harcama” (operasyonlarda kullanılacak yakıtın sürdürülebilir ve ucuz kaynaklardan temini)

Bu 3 stratejik önceliği hayata geçirebilmek için de 5 ana hedef belirlenmiş: 

1. Enerji Bağımsızlığı: Politik kırılganlığı yüksek olan coğrafyalardan ithal edilen petrole olan bağımlılığın azaltılması, küresel petrol fiyatlarında meydana gelecek olası artışlardan ordunun asgari düzeyde etkilenmesini sağlayarak enerji bağımsızlığının gerçekleştirilmesi hedefleniyor. 

2. Biyoyakıtların Erken Kullanımı ve Ticarileşmesi: Savunma Bakanlığı’nın programı, sadece biyoyakıtların ordunun kullanımına sunulmasını amaçlamıyor, aynı zamanda ordunun devasa talebi sayesinde çok daha ekonomik hale gelecek biyoyakıtların toplumsal alanda da kullanımının yaygınlaşmasını hedefliyor. 

3. Kaynak Çeşitliliği: Evet, en iyimser senaryoda bile ordunun tüm yakıt ihtiyacı biyoyakıtlardan karşılanamıyor, her zaman için petrole ihtiyaç olacak. Ancak belli bir kaynak çeşitliliği sağlanarak operasyonel esnekliğin arttırılması amaçlanıyor. 

4. Çevreci Teknolojiler ve Sera Gazı Salınımı: Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına öncelik verilmesinin sera gazı salınımını azaltarak daha çevreci teknolojilerin gelişimine katkı sağlayacağı öngörülüyor.  

5. Enerji Verimliliği: Askeri amaçlar için daha az yakıt kullanımının teşvik edilmesi ve enerji verimliliğinin arttırılması hedefleniyor. 

Program çerçevesinde ABD Savunma Bakanlığı, hâlihazırda biyoyakıt üretimi yapan ya da biyoyakıt üretim teknolojileri üzerine çalışan 160’ı aşkın şirketi doğrudan destekliyor. Yani bir anlamda bizim Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın veya KOSGEB’in verdiği hibe destekleri gibi düşünebiliriz. Ancak burada çok ciddi bir fark var: Belli bir biyoyakıta odaklanılmıyor. Onlarca farklı şirketin onlarca farklı kaynaktan (soya, kanola, mısır, şeker kamışı, algler…) üretimi ayrı ayrı destekleniyor. Sonrasında her bir üretimin performansı ve maliyeti ölçülüyor. İlk test aşamalarının ardından en düşük maliyetle en yüksek verimin alınabileceği kaynaklar belirlenecek ve o kaynakların üretimi için destekler verilecek. 

Tabii olayın gerçekleştiği yer ABD olunca, her konuda olduğu gibi bu konuda da çeşitli lobilerin karşıt görüşleri ön plana çıkıyor. Yalnız bildik ezberler üzerinden sadece petrol lobisinin karşı olduğunu düşünmeyin, bazı çevre kuruluşları da Biyoyakıt Programı’na karşı.

Eleştiriler 3 ana başlık altında toplanabilir: 

1. ABD’nin Yerli Üretimi ve İthalatındaki Değişim: Dünyanın en büyük petrol tüketicisi olan ABD, bu ihtiyacının %55’ini yerli üretimden karşılıyor. 2011 yılı verilerine göre, günde ortalama 18,8 milyon varil petrol talebinin 10,4 milyon varili yerli üretimden, 8,4 milyon varili ise ithalattan kaynaklanmış. İhtiyacının yarısından fazlasını yerli üretiminden karşılamanın yanı sıra, ithalatta politik kırılganlığı yüksek olan bölgelere (Ortadoğu ve Venezuela) bağımlılığı da son yıllarda ciddi oranda düşmüş durumda. ABD’nin en büyük tedarikçisi, herkesin zannettiğinin aksine Suudi Arabistan değil, Kanada. ABD petrol ithalatında Kanada’nın payı %29, Suudi Arabistan’ın %14, Venezuela’nın %11, Nijerya’nın %10, Meksika’nın ise %8. Yani aslına bakılırsa, ABD’de shale gas ve shale oil alanında yaşanan gelişmeler, yerli üretimi ciddi şekilde arttırmış durumda. IEA’nın son raporunda da belirtildiği üzere ABD, 2020 yılı itibariyle bir ‘Suudi Amerika’ya dönüşerek dünyanın en büyük petrol üreticisi konumuna ulaşabilir. Buna ilaveten, tüm talebini yerli üretimden karşılayabileceği 2020 yılına kadar da ithalattaki ülke portföyünde artık çok da riskli bir durum söz konusu değil. Zira ciddi politik sorunlar yaşadığı Venezuela gibi ülkelerin payı artık çok marjinal düzeylerde (ki bu düzeylere düşürülmesi de yine uzun vadeli bir plan sayesinde başarıldı). 

2. Biyoyakıtların Maliyet Avantajı Sunmaması: Biyoyakıt Programı’na ilişkin ikinci eleştiri, biyoyakıtların, tedarik edilen şirket ve ürün çeşidine bağlı olarak konvansiyonel yakıtlara nazaran 4 ila 10 kat daha pahalı olması. Zira en başta hammadde tedarikinde sorun yaşanıyor. Bir tarafta petrol fiyatındaki volatiliteden şikayetçiyiz ama diğer taraftan da şeker kamışı fiyatı da şeker fiyatlarına endeksli, ve şekerin fiyatı da en az petrol kadar volatilite arz ediyor. Ayrıca alglerden üretilen yağın rafinaj işlemleri başta olmak üzere, üretim prosesleri petrole göre çok daha pahalı. Bu nedenle biyoyakıtların önümüzdeki 20 yıl boyunca konvansiyonel yakıtlara ikame olabilecek şekilde rekabetçi bir fiyat sunamayacağı iddia ediliyor. 

3. Çevresel Riskler: Biyoyakıt Programı’na çevreci kuruluşlardan da ciddi eleştiriler geliyor. Temel endişe ise, biyoyakıt yatırımlarının normal tarımsal faaliyetlere nazaran çok daha karlı olması nedeniyle, biyoyakıtların ileride ticarileşerek yaygınlaşması durumunda tarımsal faaliyetlerin azalması ve küresel gıda fiyatları üzerinde baskı oluşturması. Ayrıca yoğun bir şekilde biyoyakıt için hammadde üretilmesinin, ormanların yok edilerek tarım arazilerine dönüştürülmesine yol açtığı ve tarımsal amaçlı aşırı sulamanın su kaynaklarında azalmaya ve erozyon artışına neden olabileceği iddia ediliyor. 

Şimdi, ABD Savunma Bakanlığı’nın neden bir Biyoyakıt Programı başlatma ihtiyacı duyduğunu irdeledik, bu programın ana hedeflerini ve programa yönelik eleştirileri aktardık. Gelelim iki yazıdır neden bu konuya değindiğimin cevabına: Tabii ki amacım, ABD Savunma Bakanlığı’nın sorunlarını paylaşmak falan değil. Asıl dikkat çekmek istediğim husus, belli bir sorunun çözümüne ilişkin “analitik yaklaşımları”. Ve bu yaklaşımı sergileyen kurum da, NASA falan değil, Savunma Bakanlığı. ABD ordusunun önündeki sorular aslında gayet basit, gelin sırasıyla gidelim: 

Benim ordumun operasyonel gücünü kısıtlayan en önemli faktör ne? – Peki bu riski bertaraf etmek için alternatiflerim neler? – Bu alternatifler içerisinde en ekonomik ve sürdürülebilir olanını nasıl bulabilirim? – Bunu yaparken başka hangi alanlarda olumsuz yan etkilerle karşılaşabilirim? – Nihayetinde bu olumsuzluklar, projemi hayata geçirmemi engelleyecek boyutta mı, değil mi? 

Bu soruların her birisine cevaplar, bizim memlekette olduğu gibi öyle basmakalıp sloganlarla değil, yüz milyonlarca dolarlık bilimsel araştırmaların sonuçlarına göre veriliyor. Yani kimse televizyona çıkıp bol keseden, elinde hiçbir veri olmadan, öyle boş boş “biyoyakıtlar çok pahalı kardeşim” türünden laflar etmiyor. Petrol lobileri gidiyor, on milyonlarca dolara bilimsel araştırmalar yaptırıyor, nihayetinde biyoyakıtın bugün itibariyle petrole göre 10 kat daha pahalı olduğunu ortaya koyuyor. Bunun karşısında biyoyakıt lobisi de çıkıp yine on milyonlarca dolarlık bilimsel araştırmalarla biyoyakıtın bugün olmasa bile desteklendiği takdirde uzun vadede ne kadar rekabetçi bir fiyata kavuşacağını ortaya koyan bilimsel raporlar yayınlatıyor. Tüm bu tartışmalar, bilimsel verilere dayanan raporlar ışığında şeffaf bir şekilde kamuoyunun önünde yapılıyor. Kongre ve Temsilciler Meclisi, bu raporlarla ikna edilmeye çalışılıyor. Yani ortada fikirler, prensipler, bilimsel veriler üzerinden yürüyen bir tartışma var. Nihayetinde Obama yönetimi, tüm bu karşıt fikirleri dinliyor ve nihai kararını veriyor. Peki Obama’nın bu kararı verirken dönüp fikir danıştığı Enerji Bakanı kim: Atomları lazer ışığıyla soğutma ve hapsetme yöntemini geliştirdiği için 1997 yılında Nobel Fizik ödülü alan Profesör Steven Chu. 

Yani diyeceğim o ki, Allah hiç kimseyi, hiçbir toplumu sorunsuz yaratmıyor. Ancak bazı toplumlar, karşılaştıkları sorunları çözmek için bilimsel araştırmalara dayanan uzun vadeli projeler yürütüyor ve tartışmalarını fikirler, prensipler, bilimsel veriler üzerinden yapıyor. Diğer bazı toplumlar ise belli bir sorunla karşılaşınca arkasında komplo teorileri arıyor, aslında nasıl dünyayı kurtaran projeler hayata geçireceklermiş de hep o ‘birileri’ engel olmuş diye dövünüyor, tartışmalarını da fikirler üzerinden değil, alenen vatan hainliği suçlamaları üzerinden yürütüyor. Birinci gruptaki toplumlar, bilimsel ve uzun vadeli yaklaşımlarıyla sadece kendi ülkelerini değil, dünyayı yönetiyor. İkinci gruptaki toplumlar ne mi yapıyor? Buyrunuz, bizdeki ortalama bir ‘tartışma’nın düzeyine: 

- Yeni Petrol Kanunu nasıl sizce, okudunuz mu? (Hani doğru düzgün tartışacaksınız ya, saf saf sorarsınız)

- Baktım, düpedüz vatan satılıyor kardeşim!

- Bir saniye, niye öyle olsun. Şimdi bakın, şu maddenin sondajı şu kadar arttıracağına inanıyoruz…

- Yok kardeşim, zaten TPAO da peşkeş çekiliyor!

- Hayır, bakın anlatayım, şimdi dünyadaki petrol şirketleri… 

- Yoook, öyle değil. Sen gençsin, anlamazsın. Yine vatanı satıyor bunlar! 

Bu ne şimdi, “tartışma” mı?! Sonuçta hangi kanun nasıl çıkarsa çıksın, ama keşke tartışmaları fikirler, prensipler, bilimsel veriler üzerinden yürütebilsek, karşımızdaki kişileri/kurumları itham etmeden, birbirimize karşı asgari saygımızı yitirmeden, cepheleşmeden tartışabilsek diyorum. Hakikaten tartışmalarımızda bu kadar sığ, bu kadar ithamkar olmak zorunda mıyız?.. 

 


Bu haber 2530 kez okunmuştur


Bu habere henüz yorum yazılmamış

İlk yorum yazan siz olun!








Köşe Yazarları